/
36 mins read

Borsa Sihirbazları: Stanley Druckenmiller

Uzun bir süredir yapmadığımız Borsa Sihirbazları serisinin yeni bir bölümünü artık bence yapmamız gerekiyor. Araya daha başka çok fazla şey girdi ve yapmak istediğim; hikayelerini paylaşmayı düşündüğüm aslında daha birçok isim var. İşte bugün; Stanley Druckenmiller üzerine konuşacağız ve çok ilginç bir hikayesi var. Onun hakkında notları hazırlarken kendimle de çok benzer yanlarını keşfettim, onu da söylemem gerekiyor. Bazı bilmediğim yeni yönlerini öğrendim. Ve bence; bu tarz insanların hayatlarına, kariyerlerine yakından bakmak çok önemli. Hiç beklemediğiniz bir şey öğrenebiliyorsunuz. Biyografiler ayrıca çok ilgimi çeken bir kategori. Bedavadan hayat dersi ve tecrübe alıyoruz aslında biyografilere baktığımızda.

Druckenmiller’ın hikayesi; burada daha önce yaptığımız kişiler gibi veya sonrasında da sihirbaz olarak bakacağımız kişiler gibi; çok benzer bir temada aslında. Fakat başlamadın önce; Druckenmiller’ın performansını ön plana çıkartmamız gerekiyor. 30 yıl boyunca yıllık ortalama %30 getiri sağlamış ve bunu yaparken bir tane bile negatif yılı yok. Gerçekten inanılmaz görünüyor. Tahvillere, altın ve gümüş gibi metallere, para birimlerine ve hisselere yatırım yapıyor genel olarak. Ayrıca bu enstrümanları kullanırken birbirleri arasında geçişleri var zaman zaman piyasanın durumuna göre. Çok yönlü bir yatırımcı yani kısacası.

Kendi adına milyar dolarlık bir aile serveti yaratmış ve bugünlerde sadece aile fonunu yönetiyor; profesyonel bir fon yöneticisi olarak çalışmıyor artık. Piyasaları rekabetçi anlamda 2010 yılında sürpriz bir kararla terk etti ve herkesi çok şaşırttı. Ve bunun sebeplerine de geleceğiz ileride zaten şu anda sadece bir altyapı oluşturmaya çalışıyoruz. Eşinden övgülerle bahsediyor hep, iyi bir aile hayatı var gibi görünüyor. İkinci eşi bu arada bahsettiğimiz kişi ve ilk eşiyle ilgili olan hikâyeye de yine geleceğiz. 4 tane çocukları var ve çocuklarla kendisi emekli olana kadar genellikle eşi ilgilenmiş. Hatta bahsettiği ve benim de çok hoşuma giden bir metotları varmış. Eşi Fiona -ki kendisi de önemli bir iş kadını onu da not olarak araya sıkıştıralım- her çocukla ayrı ayrı ilgileniyormuş. Bunu yapan var mı bilmiyorum ama her çocuğa 1 ay içinde sadece o çocuk ve annesi olarak özel bir zaman yaratıyormuş ve şehirde gitmek istediği neresi varsa ya da ne yapmak istiyorsa çocuk; hepsiyle ayrı ayrı 2-3 saatlik özel bir zamanı varmış birlikte yaptıkları aktiviteler dışında.

Tabi bizim ülkemizde bu belki de çok mümkün olmayan bir yöntem çünkü insanlar genellikle karı koca olarak haftada 50-60 saat çalışıyorlar ve sadece pazar günleri boş oluyor. Diğer günler zaten akşam 7’den 8’den önce eve ulaşamıyorlar trafiğin durumuna göre. Boş kalan tek günde, Pazar gününde de yüksek ihtimalle çocuklarıyla birlikte AVM’leri geziyor insanlar. Orada çocuklar küçük aktivitelerle oyalanırken anne baba da 6 taksitle 9 taksitle kredi limitlerinin sonlarını zorlayarak alışveriş yaparak deşarj oluyor. Hafta sonları AVM’ye gitmekten nefret ederim ve çoğunlukla uzak duruyoruz ama mecbur kaldığımızda bu manzaraları görmek ve Druckenmiller ailesinin çok büyük servetleri yokken de nasıl yaşadıklarını karşılaştırdığımda arada çok büyük bir fark olduğunu gösteriyor bana. Stanley yılda belki 2-3 tane etkinliğe katıldıklarını söylüyor ve genel olarak zamanlarını hep birlikte ailecek geçiriyorlarmış. Onun kalibresindeki diğer arkadaşlarının haftada 2-3 etkinliğe, partiye gittiğini söylüyor.

Konuyu çok uzatmayalım, hikâyeye giriş yapalım yavaş yavaş çünkü zaten ileride birçok detaya girmiş olacağız tekrardan. Stanley Druckenmiller, Amerika’nın orta-alt sınıfına yakın bir ailesinde büyüyor. Yani varlıklı bir aileden gelmiyor. Ama küçük yaştan itibaren çok rekabetçi olduğunu söylüyor hatta ailesiyle birlikte vakit geçirmek için oynadıkları masa oyunlarında çocukken hep kazanmak istiyormuş, kaybettiğinde hırçınlaşabiliyormuş. Yenilgiyi pek kabul eden bir yapısı yok yani. Yine söylenenlere göre çok zeki bir çocukmuş ve çevresi tarafından farklı bir yapıda olduğu hemen fark ediliyormuş. Ama bu zekâsı ona belki başlangıç olarak belli avantajlar sağlamış olsa da eğitim hayatında pek başarılı bir çocuk değil aslında. İyi bir üniversite kazanamıyor mesela ve onun hikayesinde olduğu gibi genellikle sadece zekâ pek fazla bir işe yaramıyor. İngiliz Edebiyatı okuyor üniversitede. Hatta en büyük hayali okulda kalıp bir akademisyen, profesör olmak, ders vermek. Sonrasında 2. seneyi bitirdiğinde ek ders olarak nedense ekonomi almak istiyor. Aslında sebepleri de çok basit kendisi şöyle açıklıyor: “sadece gazetelerdeki ekonomi köşelerini okumak ve anlayabilmek için ekonomi dersi aldım.” diyor. Fakat o sene; ekonomiyi öğrendikçe, resmen büyüsüne kapılıyor. Çok varlıklı olmayan bir aileden geldiğinden dolayı üniversite zamanında masraflarını karşılayabilmek için hot dog satan bir çocuk için ekonomi elbette büyüleyici gelebilir, çok normal. Ve tabi ki sonrasında alan değiştiriyor ekonomiye geçiş yapıyor. Bu sefer de ekonomi profesörü olmak istiyor. Yani bütün amacı bir akademisyen olmak aslında, öyle çok büyük hayalleri yok gibi en azından başlangıç için. Ya da tam olarak böyle söylemek doğru da olmayabilir, sadece şu anda bulunduğu noktayı hayal bile etmediğini söyleyebiliriz sanırım. Üniversitenin son senesindeyken, okulda öğretilen ekonomi teorisinin tamamen zaman kaybı olduğunu düşünmeye başlıyor. Hatta şöyle diyor çok sonradan bir röportajında: “Okulda gösterdikleri şeyler karşısında şaşkına dönmüştüm ve oradakilerin deli olduğunu düşünmeye başlamıştım. Ekonomiyi genel anlamda matematiksel bir formüle indirgemeye çalışıyorlardı ve okulda kullanılan ekonomi teorilerinin hiçbir şeyi çözemediğini, teoriden ileri gidemediğini fark ettim.”

Ve son yılında okulu bırakıyor, istediğini elde edememiş biri olarak. Ne yapacağına karar vermeden önce hatta bir inşaatta çalışmaya başlıyor. Sonrasında ani bir şekilde 22 yaşındayken ilk evliliğini yapıyor. Kızın ailesi ve çevresi Pittsburgh’da olduğundan dolayı oraya taşınıyor, Stanley bu aşamada zaten pek karar verecek bir pozisyonda değil. Bu taşınma işleminden sonra orada kendine yeni bir iş aramaya başlıyor. Bu sırada kızın üvey babası, bir şekilde onu Pittsburgh Ulusal Bankasına sokuyor. Çok alt bir seviyeden analist olarak hatta stajyerin bir üst pozisyonunda işe başlıyor, Pittsburgh Ulusal Bankasında. Fakat olayları değerlendirme ve yorum yapma, genel kavrama özellikleri gelişmiş biri olduğundan dolayı; analistlik görevinde yavaş yavaş parlamaya başlıyor. Bir gün elindeki küçük bir portföyü yaptığı analizlere göre petrol ve savunma sanayisi hisselerine taşıyor. Oldukça da odaklı bir portföy yapısı kurmuş ilk günden itibaren, onu da söyleyebiliriz. Portföyü bu şekilde petrol ve savunma sanayi hisselerine odakladıktan sonra, onun analiz ettiği gibi sektördeki hisseler çok ciddi bir şekilde prim yapmaya başlıyor kısa bir sürede. O günlerle ilgili konuşurken “herkes beni dahi sandı” diyor. Fakat bugün baktığımda çok zekice bir şey yapmamıştım aslında, sadece ne yaptığımı bilmiyordum diye ekliyor.

Ve biz artık bu noktadan sonra yaptığı işlemler üzerinde yoğunlaşacağımız için; yaptığı işi şöyle özetleyebiliriz sanırım: teknik analiz kullanıyor. Ama 1970’lerden bahsediyoruz bunu unutmamak lazım ve bugünkü teknik analiz indikatörlerinin karmaşasıyla pek bir ilgisi de olmayabilir yaptığı şeylerin o yüzden. Hatta ileride bir noktada çok daha iyi anlayacağız neden böyle söylediğimi. Şimdilik devam edelim. Yani kısaca, Druckenmiller fiyat hareketleriyle çok ilgili, piyasanın nasıl hareket ettiği veya edeceği üzerine ciddi bir kafa yoruyor. Çizgileri ve çubukları takip ediyor ama aynı zamanda bu yöntemi temel analizle birlikte birleştiriyor. Temelde hatalı görünen hiçbir işleme sadece teknik öyle söylüyor diye girmiyor aslında. İki yöntemi birbiriyle harmanlamış ve daha çok davranışsal finans, piyasa psikolojisi gibi bir anlamda teknik takip yapıyor gibi görünüyor.

Kendince geliştirdiği yöntemlerle birlikte başarılı bir şekilde yönettiği fonu büyütmeye devam edince ve petrol konusunda, savunma sanayi konusunda yaptığı gibi dikkat çekici işlemler yapmaya devam ettikçe, sonuçlar da geldiği için hızlı bir şekilde yükseliyor bankada. 25 yaşına geldiğinde bankanın araştırma biriminin başına geçiyor. Hatta şöyle bir terfi hikayesi var. Bankanın araştırma biriminin direktörü, yani onun yöneticisi ve bir nevi patronu; terfiden sonra Stanley’i yanına çağırıyor ve onu neden birimin başına getirdiğini anlayıp anlamadığını soruyor. Stanley pek farkında değil aslında sebebin ve şöyle açıklıyor direktör: “Seni; çok genç, henüz belki 18 yaşındaki gençlerin işe koşulmasıyla aynı sebeplerden birimin başına geçirdim. Agresif olmaman gerektiğini bilmek için çok genç ve naifsin çünkü.” diyor.

Bu şekilde araştırma birimi yöneticiliği görevine başlıyor ve 26 yaşına geldiğinde New York’a bir iş toplantısına gidiyor. Toplantıda analist sunumunu yapıyor ve hisse senetlerinden konuşuyor. Adamın bir tanesi “ya sen hiç bankacıya benzemiyorsun onlar gibi konuşmuyorsun, niye kendi fonunu kurmuyorsun ki?” diye soruyor. Stanley aynı zamanda iyi bir satışçı tam bu noktada bunu da söylemek lazım. Parası olmadığından bahsediyor hatta yıllık geliri o zamanlar 40 bin dolar civarındaymış açıkça anlatıyor durumunu. Adam, ben sadece seninle ayda bir kere görüşmek ve fikir alışverişinde bulunabilmek için, aylık 10 bin dolar ödeyebilirim sana, bence fon işini bir düşün diyor. Druckenmiller için hırslı biri demiştik hatırlarsanız. Hiç beklemediği veya tahmin etmediği şekilde değişen kariyerinde elbette hırs devreye giriyor. Bu adamdan aldığı cesaretle birlikte kendi fonu Duquesne Capital’i kuruyor. Tabi ilk destekçilerinden biri olan o adamın da fona iyi bir para girişi var ama 1,5 yıl içinde toplamda 900 bin dolar gibi bir para toplayabilmiş kendisi de. İyi bir satışçı demiştik. Hiçbir şeyi olmayan veya neredeyse hiçlikten gelen biri için 28 yaşında 900 bin dolarlık bir fon oluşturmak çok da kötü bir başlangıç değil. Hatta 2 yıl içinde tabi getirilerle birlikte yeni para girişleri de olunca fonun toplam büyüklüğü 30 yaşına geldiğinde, 7 milyon dolara çıkmış durumda. %1 komisyon alıyormuş fondan. Yani yıllık kazancı 70 bin dolar. Böyle büyük bir para yönetmesine rağmen bankada çalışırken kazandığının çok çok üstünde bir rakam değil ve çok küçük bir fon aslında bu 7 milyon dolar genele baktığımızda.

Ayrıca ek olarak bir dipnot açmak lazım burada, o ilk yılların çok zorlu olduğunu söylüyor; çünkü kendisine ön ayak olan o ilk kişi fon kurulduktan 2 sene sonra; hapse giriyor. Adam dolandırıcılıktan hapse girmiş. Fondan tabi ki ciddi bir para çıkışı oluyor, zor günlerden geçiyor. Ama Druckenmiller, pek pes edecek bir adam değil.

Aslında Druckenmiller’ın 70’ler ve 80’ler arası zamanını değerlendirdiğimizde; hatırlayanlar olacaktır 1971’de Amerika altın standardından çıkmıştı ve ciddi bir enflasyon problemiyle karşılaşmıştı. Daha geniş pencereden baktığımızda da yine 70’ler ve 90’lar arası çok çalkantılı ve krizlerle dolu yıllar olarak görünüyor. İşte Druckenmiller bu krizleri çok ciddi fırsatlara çeviriyor kendi adına. 70’lerde hisse senetleriyle çok ilgileniyor ve kimsenin dikkat etmediği fırsatları yakalıyor. 80’lere gelindiğinde bu sefer kendine ait bir fonun yöneticisi olarak tahvillere yönelmeye başlıyor. Yeni bir kriz bekliyor ve tahvillerin çok düşük getiri oranları sunmasının ve piyasanın tahvilleri ölü bir sektör olarak görmesinin çok büyük bir hata olduğunu düşünüyor. Fondaki tüm sermayeyle devlet tahvilleri almaya başlıyor. Çok geçmeden büyük bir kriz patlak veriyor ve yaklaşık 1 – 1,5 yıl içinde aldığı tahvil pozisyonlarını %50 karla satıyor. Piyasalar çöküşteyken ve herkesin zarardan kaçmaya çalıştığı bir dönem için inanılmaz bir getiri oranı. Zaten fona piyasa tarafından da çok dikkat çekilmeye başlanıyor böyle işlemlerden sonra ve 82 yılının sonuna gelindiğinde fon büyüklüğü 40 milyon dolarlara kadar çıkıyor. Bir dönem okul parasını ödeyebilmek için hot dog satan bir adam; artık ciddi büyüklükte bir fon yöneticisi pozisyonuna geliyor ve henüz daha 31-32 yaşlarında.

Piyasalarla ilgili çok sevdiğim bir durum var. Aynı şeyden Druckenmiller da bir röportajında bahsediyor ve piyasaları neden sevdiğini hatta âşık olduğunu şöyle açıklıyor: “Piyasalarda hiçbir şey kesin değildir ve hiçbir şeyi formüle edip kesin sonuçlar elde etmek de mümkün değil. Ama günün sonunda, yeterince makul bir vadede, sonuçlar kesin bir şekilde görülebilir. Piyasaları bu objektif sonuçlar anlamında çok seviyorum.” diyor. Ve beni de piyasalara çeken şey; işte tam olarak bu özelliği olmuştu hatta satrançla ilgili bir benzetme yapmıştım daha önceki bölümlerin birinde. Piyasalar kısa vadede sürekli olarak irrasyonel davransa da; Druckenmiller’ın dediği gibi yeterince makul bir vadede gerçekten objektif bir şekilde sonuçları gösteriyor size. Kısa vadede her türlü bahaneyi bulabilirsiniz veya hatalı kararlın, yanlış işlemlerin sebeplerini birçok şeye atabilirsiniz. Zaten bu yüzden YouTube’da veya Twitter’da birçok piyasa yorumcusu görüyoruz. Futbol yorumcularına benzetiyorum ben aynı onları ve piyasalarla ilgili işlevlerinin birebir aynı olduğunu düşünüyorum futbol yorumcularıyla. Bugüne kadar ben piyasalarla ilgili özellikle hiçbir yorum yapmamaya özen göstermeye çalışıyorum çünkü ne olacağını veya olmakta olan şeyin nasıl sonuçlar doğuracağını tahmin etmek mümkün değil. İşin içine davranışsal finans giriyor, piyasa psikolojisi giriyor. Bay Piyasa diye birinden bahsediyoruz. Kalabalıkların çılgınlığını anlatıyorum bazen. Yani irrasyonel yatırımcılar var, -ki bugünkü konumuzla çok ilgili onlar aslında. Yine oyun teorisinden bahsediyoruz bazen, piyasalarda çalışan bir sistem bu. Hatta piyasayı Laplace’ın şeytanına bile karşılaştırmıştık bir yerde ve deterministik olmadığını söylemiştik. Yani tüm bunları toparladığımızda kendinden emin ve ne olacağıyla ilgili ciddi bir şekilde yargı yürütebilen insanların olması hiç de şaşırtıcı değil ama piyasalarda başarılı olabilmek için mümkün olduğunca kulak tıkamak gerekiyor bu haber akışlarına. Ve günün sonunda görüyoruz ki; yeterince uzun bir vadede, her şey oldukça objektif bir şekilde piyasaya ve hisselerin fiyatına yansımış duruma geliyor. Başarı net bir şekilde ölçülebiliyor piyasada. İşte ben de; Druckenmiller gibi, piyasanın bu özelliğini çok seviyorum.

Konuya dönersek, Druckenmiller kendi fonundaki başarılarından sonra; aynen dediği gibi objektif bir şekilde sonuçlar göründüğünden dolayı daha fazla dikkat çekmeye başlıyor. O dönem ona kancayı takan isimlerden belki de en önemlisi Jack Dreyfus. Kendisi ünlü bir finansçı ve yatırım fonlarının babası olarak biliniyor o dönem. İlk örneklerinden biri Dreyfus Fonu ve kendi kurduğu bir fon, öncü bir isim yani bu anlamda. Aynı zamanda çok saygı duyulan bir isim tabi ki. Dreyfus, yatırım fonları fikrindeki öncü hareketinden sonra; başlangıçta yatırımcılardan iyi paralar toplayıp güzel getiriler elde ettikten sonra, artık bir noktada yatırım fonları açısından ciddi bir rekabet başlıyor ve bugün de bildiğiniz gibi sürekli olarak biz de fonların getiri oranlarını birbiriyle kıyaslıyoruz. Hem fon büyüklüğü anlamında hem de getiri anlamında oldukça rekabetçi bir sektör, yatırım fonları. Ve para, her zaman çok doğru bulduğum bir cümle var; gerçekten çok akıllı, su gibi akıyor ve yolunu buluyor  bir şekilde para. Her zaman için de başarısız olanlardan; başarılı olanlara doğru transfer oluyor. Babil’in En Zengin Adamı kitabından konuşurken hatırlarsanız Kralın o kadar iyileştirmelere rağmen ve halkın refahı için yaptığı düzenlemelere rağmen neden paranın hala aynı kişilerin elinde toplandığını sorduğu bir bölüm vardı ve Arkad’ı çağırıyorlardı paranın sırlarını anlatması için. O bölümü yaparken detaylarına girmiştik zaten bu konunun. Kişisel olarak düşüncem; para kendini güvenli ellerde hissettiğinde, orada kalmak ve çoğalmak istiyor. Aynı şey fonlar için de geçerli. Getiri oranları neredeyse; akıllı para oraya doğru akmaya başlıyor. Druckenmiller da zaten piyasanın bu objektif özelliğini seviyordu bahsettiğimiz gibi.

Dreyfus artık eskisi kadar rekabetçi getiriler yapamıyor ve bir değişiklik yapmaları lazım. Druckenmiller’ı fonun başına getirmek istiyorlar. Özellikle de Jack Dreyfus bunun için çok istekli. Fakat tabi ki Druckenmiller’ın kendi fonunu kapattırıp başka bir fonun altına almak çok kolay değil ama daha bölümün başında hatırlarsanız bahsettiğimiz bir şey vardı: bu adam çok hırslı birisi. Dreyfus fonunda yöneteceği para kendi fonundan çok daha büyük ve o yüzden çok ilgi çekici bir teklif aslında bu. Tabi yine de herkes kendi fonunu yönetmek isteyebilir ama Jack Dreyfus saygın birisi ve bir şekilde ikna ediyor, transfer ediyorlar Druckenmiller’ı. Aynı yöntemlerle yeni bir fon altında çalışmaya başlıyor, çok kısa bir sürede fark da yaratıyor. 1986’ya gelindiğinde, fondaki 3-4 yıllık süresinde yıllık ortalama %40 getiri sağlamış. Yani bu rakamlar ne kadar etkileyici görünüyor sizin için bilmiyorum ama; gerçekten çok etkileyici rakamlar. Ve istikrarlı bir şekilde böyle getiriler yapmak çok zor olan kısmı. O kadar ciddi bir başarı ki bu; zaten birkaç yıl içinde Dreyfus kendisine 5 farklı fonu emanet ediyor. Ve bu 5 farklı fonun hepsinde tek tek değerlendirildiğinde en düşük %40 yapıyor Druckenmiller. Şimdi bu açıdan bakıldığında sanırım yaptığı şey çok daha iyi anlaşılıyordur.

Stanley Druckenmiller’ın kariyerindeki belki de en kritik noktalardan birine geldik sayılır artık. Bu arada benim gördüğüm kadarıyla 30 yıllık fon yöneticiliği kariyerinde, hatta 70’lerdeki bankacılığı da sayarsak 40 yıllık toplam bir kariyer var ve toplamda 4-5 tane kırılma noktası var. Şimdi yavaş yavaş bunlara geçiyoruz zaten. Ama öncesinde anlamamız gereken bence önemli bir detay var. Böyle bir kariyere baktığımızda net görünen bir şeyden önce bahsetmek istiyorum. Biz, günlük akışın içinde ve sürekli haber bombardımanı altında çok kritik dönemlerden geçtiğimizi hissediyoruz sürekli. Kısa vadeli olarak belki doğru olabilir ama çok uzun vadeli düşündüğümüzde aslında günlük telaşa kapıldığımız birçok kararın sandığımız kadar önemli olmadığını ve bunun yanı sıra önemli görmediğimiz veya dikkat etmediğimiz küçük ayrıntıların da sandığımızdan çok daha önemli olduğu düşüncesindeyim ben. Ve genellikle kariyerimiz boyunca küçük ayrıntılara dikkat ederek, sürekli çok uzun vadeli olay akışlarını anlamaya çalışarak, hayatımızda sadece birkaç şeyi doğru yaptığımızda işte bunlar kırılma anları oluyor. Ve bu kırılma anlarından önümüze onlarcası çıkmayacak; sadece belki de 4-5 tane kırılma anımız olacak. Farkında olmamız gereken önemli bir detay olduğu için bir parantez içinde belirtmek istedim sadece.

Druckenmiller’a dönersek, Dreyfus fonundaki başarılı ilk yıllarının ardından 1987 yılına özel olarak değinmemiz gerekiyor. Zaten böyle geçmişe gittiğimizde eğer o zaman dilimindeysek 1987 yılı mutlaka konuşulması gereken bir olay. Özellikle Amerika piyasaları için inanılmaz bir yıl, kara pazartesi olayını sanırım daha önceden duymuş olanlar vardır. Aslında yıl çok güzel ve normal diyebileceğimiz bir şekilde başlıyor. Fakat uzun bir süredir şişen bir piyasanın olduğundan da herkes emin ama yine de ralliden çıkmak kolay bir şey değil kimse için. Herkes neşe içinde piyasayı yukarı doğru sürmeye devam ediyor. Tabi belki sebeplerine ve 1987 krizine özel olarak başka bir bölümde çok daha detaylı gireriz; şu anda ana konumuz o kriz olmadığı için ileri saralım biraz. Eylül ayına gelindiğinde piyasalar düşüşe geçmeye başlıyor. Dow Jones endeksi yılbaşından itibaren 2000 seviyelerinde 2700’lere kadar çıkmış durumda. Birkaç kez yıl içinde düzeltmesini yaparak gidiyor tabi. Fakat Eylül ayında 2700’lerden 2500’lere kadar geri çekiliyor. Ciddi bir düşüş yani. Druckenmiller 87 yılı için, endeks üzerinden bir teknik analiz yaptığında önceki geri çekilmeler gibi piyasanın artık bir destek noktası yakaladığını düşünüyor ve boğa koşusunun devam edeceğini öngörüyor. Aslında düşündüğü gibi de oluyor. Piyasalar tekrardan 2700’lere doğru bir harekete başlıyor 1 aylık düşüşten sonra. Bir noktada, artık analizini teyit ettikten sonra bir cuma günü hemen kapanıştan önce; tüm portföyü hisselere taşıyor. Hatta bununla da kalmıyor, kendinden çok emin olduğundan dolayı kaldıraçlı işlemlerle giriyor hisselere. Cuma kapanıştan hemen önce tetiği çekiyor ve sonrasında ofisten ayrılıyor; artık onun için neredeyse bir akıl hocasına dönüşmüş olan George Soros’la buluşmaya. Hepimizin çok iyi bildiği bir isim sanırım bu. Hikâye zaten bundan sonrasında çok ilginçleşecek Druckenmiller için; Soros ile ilişkisini bilmeyenler için de belki şaşırtıcı olacaktır hatta. Soros’a gidiyor, yaptığı işlemi ve analizini anlatıyor, onun fikrini soruyor. O sırada Soros’un önünde bir başka genç isim olan Paul Tudor Jones’un bir analizi var. Sanırım bu ismi de birçoğumuz daha önce duymuştur. Soros, Druckenmiller’a bu analizi gösteriyor ve orada piyasaların boğa tuzağında olduğunu ve düşüşün çok daha sert bir şekilde geleceğini öngörmüş Paul Tudor Jones. Analizi gördüğünde Druckenmiller’ın başından aşağı kaynar sular dökülüyor. Biraz panikliyor, yanlış yaptığını anlıyor. Özellikle kaldıraçlı bir şekilde riskli işlemler yaptığı için tedirgin oluyor ve planına göre eğer borsa pazartesi günü 30 puan civarında bile bir düşüşle açarsa hemen satış yapacak ve çıkacak tüm pozisyonlardan. Pazartesi günü borsa 200 puan düşüşle açıyor. Böyle bir durumda olsanız siz ne yapardınız çok merak ediyorum.

Bu arada yine araya girmem lazım. Eski hikayelere baktığımızda veya özellikle Druckenmiller’ın kariyerini incelediğimizde yaptığı trade’leri inceliyoruz aslında. Ve yaptığı işlemler karşısında heyecanlanabiliyoruz. Fakat, yöntemi hiçbir şekilde benim uygulamadığım veya uygulamak istemeyeceğim bir yöntem. Özellikle de sürekli pozisyonlara girip çıkmak veya al-sat yapmak pek benim tarzıma uygun değil ve uzun vadeli bir yatırımcı için de çok uygun olduğunu sanmıyorum yaptığı şeyin. Zaten onun hikayesinde de göreceğiz bunu zaman ilerledikçe.

Devam edelim. Borsa pazartesi sabahı 200 puan düşüşle açılış yapıyor. Druckenmiller hemen panik satışları yapmıyor. Bazı pozisyonları yavaş yavaş kapatıyor, piyasa ilk açılıştaki çılgınlıktan sakinliğe geçtikçe. Hatta bazı short pozisyonları açmaya başlıyor. Ve günün sonunda net pozisyon olarak tamamen short’a geçmiş oluyor. Çok az bir kayıpla tamamlıyor günü. Tabi böyle işlemlerde yönettiği paranın görece küçük olmasının da etkisinin olduğu söylemek lazım bence. Disiplinli ve sakin bir şekilde aceleci davranmadan pozisyonlarda değişikliklere gidebildiği için ve ayrıca bu herkesin yapabileceği bir şey değil; yapabilenlerin de her zaman yapabileceği bir şey değil. Zaten Druckenmiller da anlayacak bunu ileride. O gün George Soros’un yaklaşık 200 milyon dolar civarında kaybettiği tahmin ediliyor tek bir günde. Druckenmiller, Ekim ayında başlayan yıl sonuna kadar uzanan bu ciddi düşüşe rağmen o seneyi pozitif getiri oranıyla kapatabilmiş, not olarak bunu da vermek lazım. Sanıyorum birçok ünlü fon yöneticisinin 1987 yılı performansına baktığımızda yüksek ihtimalle negatif bir yıl olarak görülecektir. Druckenmiller, 1987 gibi bir yılı da pozitif kapatması üzerine şöyle bir şey söylüyor. Aslında bunu hep söylüyor neredeyse iki röportajından birinde şöyle diyor: “Genel kanının aksine ben farklı bir disiplinle hareket ediyorum. Yumurtalarımı tek bir sepete koyuyorum ve o sepete çok dikkatli bakıyorum.” İşte bu yorumuna ben de katılabilirim tarz olarak çok farklı düşünsek de.

Hatta yine Buffett ve Charlie Munger gibi modern portföy teorisini eleştiren konuşmaları da var. Riski düzenleyerek, ayarlayarak; getiri hedefi belirlemeyi veya çeşitlendirmeyi tamamen saçmalık olarak gördüğünü söylüyor zaman zaman.

Ve George Soros’lu yıllara geçebiliriz artık sanırım. Druckenmiller piyasada böyle tecrübeler kazanmış biri konumundayken bile yani 80’lerin sonunda, Soros o zaman da bir yatırım efsanesiydi. Kendi fonu Quantum isminde bir fon ve ilk 10 yılında %3000 üzerinde getiri sağlamış. Yine inanılmaz bir rakam. Fakat o da o yıllarda piyasanın artık çok daha rekabetçi olduğundan şikayetçi ve hatta artık çok daha stresli olduğunu düşünüyor. Fonu kapatmak bile o dönem aklından geçmiş. Eskisi gibi yüksek getiri yaratabilmesi için daha yüksek riskler alması gerektiğini düşünüyor ve bu yüzden stresten bunalmış durumda. Druckenmiller’ı izledikçe ve onunla daha samimi olmaya başladıkça; belki de kendi gençliğini görüyor ve yavaş yavaş kafasında fonu ona devretmek gibi bir fikir oluşmaya başlıyor. Çünkü kendisinden daha genç ve hala çok hırslı birisi. Druckenmiller, Soros bu teklifi yaptığında itirazsız kabul ediyor ve 2. adam olarak fon yöneticisi pozisyonunda Quantum fonuna geçiyor. Plan yakın bir gelecekte Soros’un tamamen işleri ona devretmesi gibi görünüyor.

O dönem tabi yine başarılı trade ler yapıyor ve bazı güzel pozisyonlar yakalıyor ama belki de ilk önemli olay Almanya ile ilgili bir pozisyon. Biliyorsunuz o dönemler Doğu ve Batı Almanya olarak iki farklı devlet var. Sanıyorum o duvarın sembolik yıkılış zamanı 90’lı yılları buldu ama 1989’da Almanya’nın iki tarafı birleştireceği açıklandı ve doğudaki nüfusun artık batıya geçebileceği ve burada iş sahibi olabileceği gibi serbestlikler geldi. Bu olay Druckenmiller’ın çok ilgisini çekiyor çünkü piyasada, kendi analizine göre bir tezatlık yakaladığını düşünüyor. Haberle birlikte Alman Markı tarihi diplerine inmeye başlıyor çünkü doğu nüfusu biraz belki bugünkü Suriyeliler gibi algılanıyor piyasa tarafından. Almanya’nın ekonomisine zarar vereceğini ve büyük bir belirsizlik getireceğini düşünüyor herkes. Fakat Druckenmiller’ın analizi; artık bu insanlar tek bir Almanya için çalışacak. Bir anda üretime katılacak yepyeni bir taze iş gücü aslında, bu insanlar. Sanki verimli ve çalışkan nüfus, bir günde ikiye katlanmış gibi bir şey. Bunlar gelecekler, banka hesapları açacaklar, vergilerini ödeyecekler. Ekonomiye yeni bir can verecekler, iş gücüne katılacaklar. Yani Mark’ın düşmesi çok anlamsız görünüyor ona. Herkes markları satarken ve Almanya’ya karşı bir bahis alırken; Druckenmiller o zaman için çok büyük sayılabilecek şekilde 2 milyar dolarlık bir mark pozisyonu açıyor. Ve elbette bir süre sonra çok da uzun sürmeden, piyasa Druckenmiller’ın gördüğü şeyi görüyor ve Alman markı tekrardan güçlenmeye başlıyor. Yine piyasalar için çok zor bir yıl olan 89 yılını Quantum fonu %31 getiriyle kapatıyor.

92 yılına gelindiğinde, Druckenmiller Quantum fonunu devraldığından beri fon, büyüklük olarak üçe katlanmış durumda. Yaklaşık 6-7 milyar dolar civarında bir para yönetmeye başlıyorlar. Bugünkü fonlarla kıyaslandığında belki bu rakamlar küçük görünüyor olabilir ama emin olun o zamanlar için gerçekten ciddi rakamlar. Hatta ne kadar ciddi olduğu birazdan anlayacağız.

92 yılı yine çok önemli bir yıl. Bu dönem için konuşursak Avrupa Birliği çok önceden kurulmuş durumda ama henüz verimli bir şekilde çalışmıyor diyebiliriz. Hatta belki şu andaki durumla aynı diyebiliriz o yüzden. Almanlar, İngilizler ve Fransızlar tüm Avrupa ekonomisini kendi para birimleriyle güçlü tutmaya çalışıyorlar. O yıl, sonbahara doğru İngiltere bu Avrupa’nın genelini taşıma yükünün altında biraz fazla kaldığından dolayı, resesyona girmek üzere. Bu arada her ülkenin kendi para birimleri vardı bu dönemde ve hepsi birbiriyle neredeyse sabit bir takas oranı üzerinden değerlendiriliyorlardı. Ülkeler biraz da bu şekilde bir başka üyenin çok fazla para basmasının önüne de geçmiş oluyordu. Fakat İngiltere resesyona girmek üzere ve kriz derinleşecek gibi görünüyor. Ekonomiyi canlandırmak için para basmaktan başka çareleri yok. İngiltere tahmin edildiği gibi resesyona girse de biraz ihtiyatlı davranıyor öncesinde ve diğer para birimleri arasındaki takas oranlarına sadık kalabilmek için devalüasyon yapmamak istiyor. Krizin bir anlamda kendiliğinde teğet geçmesini beklemek istiyorlar.

Ve işte hepimizin bildiği Soros – İngiltere olayının altyapısı bu aslında. Soros müthiş bir spekülatör bunda hiçbir kuşku yok ama hikâyenin bazı bilinmeyen tarafları var ve Druckenmiller’ı incelediğimizde bunu çok net görebiliyoruz.

Druckenmiller, Quantum fonunun yöneticisi olarak bu olayı çok yakından inceliyor ve İngiltere’nin bir noktada mecburi bir şekilde pound basmak zorunda kalacağını düşünüyor. Ekonomiyi ayakta tutmaları için şart bu. İngiltere aksiyon almakta geciktikçe, para birimlerinin aslında olması gerektiği değerden oldukça ayrıştığını fark ediyor. Yine bir parantez açarsak; bu olay belki de şu anda Türk Lirasının 2022 ve 2023 yılı boyunca başına gelenle çok benzer bir durum sebepler farklı olsa da. Parantezi kapatıp konuya dönelim. Druckenmiller pound ile ilgili fikrini tabi ki yine Soros’a açıyor. Sonuçta patron hala Soros. Bir gün Soros’un odasına giriyor ve İngiltere’yle ilgili fikirlerini anlatıyor. Fonlarının o dönemki büyüklüğü 7 milyar dolar civarlarında söylemiştik hatırlarsanız. Fonun bütün parasıyla pound / mark paritesinde işlem yapmak istediğini söylüyor ve pound’u shortlayıp, markı longlamak istediğinden bahsediyor. Bu arada short satış demek ve long alış demek. Bilmeyen olduğunu sanmıyorum ama not olarak yine de belirtmek gerekiyor. Druckenmiller bu tarihi görüşmeyi şöyle anlatıyor: “Soros beni dinledi ve konuşmam bittiğinde bana resmen tiksinti duyar gibi bir bakış attı.” Bu bakıştan ve Soros’un beden dilinden çok rahatsız olduğundan bahsediyor. Sonrasında Soros şöyle bir cevap vermiş: “Bak, böyle fırsatlar insanın hayatı boyunca belki 2-3 defa ancak karşısına çıkar ve sen yeterince iyi bir pozisyon almıyorsun. Fonun %100’ünü değil, %200’ünü koymamız lazım bu fikre.” şeklinde cevap veriyor. “Yaralamaya gitme, öldürmeye git.” diye ekliyor.

Druckenmiller, Soros’tan onayı ve hatta cesareti de aldıktan sonra %100 kaldıraçla tüm fonla, poundu shortluyor. Bu hareketi yaptıktan kısa bir süre sonra; hepimizin bildiği Soros’un spekülasyonları başlıyor ve tarih 10 Eylül 1992’de İngiltere hükümeti bir açıklama yapıyor: “Kurların takas oranı sabitleme anlaşmalarından ayrılmanın İngiltere’nin yararına olacağına karar verdik. O yüzden, tek taraflı olarak kur anlaşmalarından çekiliyoruz.” Bu açıklama sonrasında; sadece tek bir günde Quantum fonu; yaklaşık 2 milyar dolar gibi bir kar yazıyor. Pound çok hızlı bir şekilde düşüşe geçiyor açıklama sonrasında ve fon 92 yılını yıllık %69 getiriyle ve 93 yılını %72 getiriyle kapatıyor. İnanılmaz bir olay. Soros’un uzun yıllarda sağladığı çok yüksek getirileri Druckenmiller fonu yönetmeye başladığı kısa bir zaman diliminde tamamen geçmiş durumda, pound olaylarından sonra.

1998 yıllarına kadar işler gayet yolunda gidiyor onlar için ve hatta teknoloji şirketleriyle birlikte internet balonundaki ralliye de katılmış durumdalar. Her şey gayet çok güzel ama internetle ilgili tam olarak anlayamadıkları bazı şeyler var. 99 yılı sonlarına doğru Druckenmiller artık hislerine de güvenerek rallinin son bulacağını düşünüyor ve teknoloji şirketlerinden çıkıyor. 2000 krizini önceden tahmin etmiş aslında bir nevi fakat çok ciddi bir hata yapıyor. Bir röportajında o dönemi şöyle anlatıyor: “99 yılında başarılı bir şekilde teknoloji dalgasını yakaladığımda yıl sonuna doğru tüm pozisyonları, kapattım yüksek karlarla. Fakat bizim şirketteki diğer yöneticilerden bazıları pozisyonları taşımaya devam ediyordu, daha küçük fonlarda ve onların benim sattığım yerden itibaren %30 artıya geçtiğini gördüm. Bir balon olduğunu biliyordum ama kendime hâkim olamadım. Sonunda bu yükselişi kenardan izlemekten sıkılıp telefona sarıldım ve fonun neredeyse tamamını tekrardan teknoloji şirketlerine taşımak için talimatlar verdim. Hatta öyle bir zamanda yaptım ki bunu; sanırım aldığımız yer, internet balonu çılgınlığının en tepe, en yüksek noktasından çöküşe geçmeden sadece 2 saat falan öncesiydi. Yaklaşık 3 milyar dolar kaybettik bu işlemlerde.”

Druckenmiller’ın hesaba katmadığı şey ve hatta farkında olmadığı şey; artık piyasaların irrasyonel yatırımcılarla kaynıyor olmasıydı. Bireysel yatırımcı teknolojinin gelişmesiyle ve bir balona dönüşmesiyle çok iç içe geçmiş bir halde. Teknoloji evet gelişti ve bu gelişmeler aynı zamanda bireysel yatırımcıların artık internet üzerinden hisse işlemleri yapma kolaylığını yarattı. Artık irrasyonel yatırımcı neredeyse tek bir tuşla işlemler yapabilecek bir pozisyondaydı. Ve Druckenmiller irrasyonel yatırımcıların neler yapabileceğinin farkında değildi tüm balon boyunca ve çok acı bir şekilde tecrübe etti bunu. O dönemden artık günümüze gelen zaman kadar olan dönemi, piyasalar için irrasyonel ve bireysel yatırımcıların yükseliş dönemi olarak düşünebiliriz sanırım. Druckenmiller profesyonellere karşı nasıl hareket edeceğini çok iyi biliyordu ve yıllar içinde zaten bu şekilde para kazanmıştı ama bireysel yatırımcılarla ilk kez bu kadar kalabalık bir şekilde karşı karşıya kalıyordu.

2000 yılı Nisan aylarına gelindiğinde yılbaşından itibaren bu kadar kısa bir sürede, Quantum fonu %25’e yakın bir değer kaybetti. Bu başarısızlık Druckenmiller için çok acı verici ve daha önce hiç karşılaşmadığı bir olay ve o kazanma konusunda çok hırslı birisi, bölümün başında konuştuğumuz gibi. Ama başarısızlığı kabul ediyor ve hatta sorumluluk alıyor; fondan istifa ediyor. İstifadan sonra ilk 4 ay kendime gelebilmek için hiçbir gazete, dergi veya finansla ilgili, borsayla ilgili haberleri takip etmedim diyor. Endekse bile bakmamış. 4 aylık bir piyasa detoksundan sonra kendi fonunda yine güzel işler yapmaya başlıyor ve yine o yılı da pozitif bir getiri oranıyla kapatıyor herkes negatifteyken. 30 yıllık istikrarlı pozitif getiri demiştik hatırlarsanız; aslında bu 2000 yılında Quantum’da devam etse belki negatifte kapatabilirdi, oradan toplaması zor olabilirdi. Ama fon değişikliğinden dolayı ufak, masum bir hile gibi görebiliriz bu pozitif yılı.

2008 krizini de yine önceden tahmin ediyor ve artıda kapatıyor bu arada, onu da belirtmek gerek.

2010 yılına gelindiğinde Druckenmiller, artık değişen dünyayla birlikte ve birbirine daha bağımlı hale gelen, daha kırılganlaşan ekonomiler sebebiyle; bireysel yatırımcıların da artık ciddi söz sahibi olmaya başlamasıyla ve çılgınca hareketleri tekrarlı olarak daha çok yapmaya başladığı bir dönemde; Duquesne Capital fonunu kapattığını açıklıyor sürpriz bir kararla. Fon o sırada 12 milyar dolar civarında bir büyüklükte ve tüm yatırımcıların paralarını iade ediyor. Profesyonel fon yöneticiliğini bırakıyor ve sadece aile fonunu yani kendi paralarını yönetmeye başlıyor.

Yine yakın bir zamanda yaptığı bir röportajda, tüm bu inanılmaz kariyeriyle ilgili güzel bir özet konuşması var. Şöyle diyor: “Kariyerim boyunca dünyanın çok fazla değiştiğine şahitlik ettim. Berlin duvarı yıkıldığında dünya değişti. 9 Eylül olaylarında değişti. Donald Trump başkan olduğunda dünya değişti. Uzun vadeli tezler, analizler hazırlayıp ona göre yüklü pozisyonlar alan biri olarak; dünyanın artık eskisinden çok daha hızlı değiştiğini görüyorum. Ve ben, bu değişime uygun değilim.”

Sanırım Druckenmiller’ın kendine yaptığı bu özeleştiri aynı zamanda onun ne kadar mütevazi olduğunu da gösteriyordur o kazanma hırsının yanında.

Konuyu Soros’un bir sözüyle toparlarsak; ondan aldığım en iyi öğütlerden biri bu sözdü diyor Druckenmiller. Soros diyor ki bir gün ona: “Mesele piyasalardaki işlemlerde doğru veya yanlış sonuçlar alman değil. Bütün mesele, doğru olduğunda ne kadar kazandığın ve yanlış yaptığında ne kadar kaybettiğinle ilgili.”

Önceki Bölüm

$1 Milyon Dolara Ulaşmak İçin Planım (40 Yaşına Kadar)

Sonraki Bölüm

Portföy ve Yatırım Stratejileri Üzerine

Latest from Blog

Uzun Vadeli Oyunlar

Bölümleri hazırlarken genellikle bir düşünce akışıyla ilerliyorum ve konunun nerede toplanacağını ya da nerede biteceğini başladığım

Birinci Kural: Para Kaybetme

Warren Buffett sürekli kullandığımız bir söz olarak bir keresinde şöyle demişti: “1. Kural: Para kaybetme. 2. Kural:

Öğrendiğim Birkaç Şey

Sahip olmak isteyeceğim neredeyse her şeye sahibim. Henüz elde edemedikleriminse yolumun üzerinde duran sadece birer checkpoint